Körlük Felsefesi
Bireyin görme duyusundan yoksun kalması, başka bir açıklamayla gözün iş yapamaz duruma gelmesi en büyük felaketlerden biridir. Küçük yaşlarda,
bazen de bebeklik dönemlerinde kör olanlar görmeyi anımsayacaklardır. Böylece mutlu sayılabilirler; ama gözlerini sonradan yitirenlerin ilk aylarda yaşadığı
bunalımı yakından biliyoruz. Ne var ki onlar da zamanla körlüğe alışır. Daha da önemlisi, bu ikinci kümenin içinden, körlere en değerli hizmetleri veren
kişiler çıkar.
Toplum her ikisine karşı olumsuzdur ve görme özürlüler, kendilerini kabul ettirmenin amansız savaşımına itilirler. Gizliden gizliye sürüp giden
söz konusu çatışmayı kazanarak insanlık ailesinde saygın bir yer bulmak tümümüzün kaygısıdır. Bunun için güçlü olmak gerekir. Körlük gerçeğinden çekinilmemesi
ve bireye sunduğu özel yaşam tarzının bir felsefe görüşüne dönüştürülmesi, görme özürlülere gereksinme duydukları gücü verecektir. Biricik koşul, göz
devreden çıktığında da görme olanağının bulunduğuna inanılmasıdır. Peki nedir bu " Körlük Felsefesi"?
Körlerin çevrelerini görmek amacı ile başvurdukları, çoğu kez de kişisel girişimleriyle oluşturdukları yöntemler ve yaklaşımlar sanat yaratıcısının
(bestecinin, ressamın, yontucunun, ozanın ve öykü ya da roman yazarının) yapıtını ortaya çıkarmak için harcadığı çabaya benzer.
Doğa, milyonlarca güzelliği karmaşık yapısı içinde barındırmakta, fakat onları insanoğluna sunma bakımından eli sıkı davranmaktadır. Gülün
ömrü kısadır. Güneşin batımındaki güzellikler yarım saat içinde biter; yinelenmesi için 24 saat beklemeniz gerekecektir. Bir mermer bloğun, köpürerek
akan bir çağlayan sesinin ya da kocaman bir çınar ağacının sakladığı güzellikler güncel olayların içinde eriyip gider.
Yaratıcı sanatçı, bütün bu güzellikleri doğanın elinden zorla alır; onları, sıradan insana ürkütücü gelen bir çabayla işler, belirli bir boyut
ve biçim içinde bağdaştırır, yaptığı her şeyi aklın süzgecinden geçirir, böylece sanat yapıtı ortaya çıkar.
Bir hanım bestecimize göre dünya çokseslidir. Demek ki kendisine düşen görev, gezegenimizin bu gizil gücünü senfoniye, konçertoya dönüştürerek
insanoğlunu mutlu kılmaktır. Kısa ömürlü gül, ressamın fırçasıyla ölümsüzleşir. Michaelangelo, her mermer blokta bir varlığın gizlendiğini düşünür.
Sanatçının misyonu, yaşamı boyunca mermeri yontup o varlığı ortaya çıkarmaktır. İzmir'deki Halkapınar Gölü'nün kenarında güneşin batımını izleyen milyonlarca
kişi oldu; ama "Göllerde bu dem bir kamış olsam" dizesini ancak Ahmet Haşim söyleyebilirdi. Örnekleri daha da çoğaltabiliriz.
Körlerin yaşantısı da böyledir. Görme özürlü kişi, doğanın ondan gizlediği sessiz dünyayı şu ya da bu biçimde algılayarak, kendisi için gerekli
olan durumları ya da olayları öbür insanlar gibi görür. Bir önceki söyleşimde körlere özgü görmenin kılgısal (pratik) yöntemlerini özetlemiştim. Bu olguya
körlük felsefesi açısından baktığımızda bence birkaç çeşit görme yolundan söz edilebilir:
Bellek Yoluyla Görme: Körlerin bellekleriyle gördüğü rahatça öne sürülebilir. Çevrenizdeki varlıkları ve yaşadığımız olayları bellekte tutarak
pek çok şeyi kolaylıkla görebilirsiniz.
Akıl Yürütme (Muhakeme) Yoluyla Görme : Çeşitli olanaklarla yaptığınız algılamalar arasında kuracağınız mantıklı bağlantılar, size hoş bir
görme olanağı sağlayacaktır.
İstenç (İrade) Yoluyla Görme : Bazı durumlarda, çevrenizdeki varlıklar ve olaylar hakkında bilgilenmek için yapacağınız ilk girişimler sizi
düş kırıklığına uğratabilir. Bundan yılmadığınız, girişimde ısrar ettiğiniz zaman başarıya ulaşacağınız kesindir. İstenç, görme özürlülere özgü dünyanın
gerçeklere açılan en önemli pencerelerinden biridir.
Sevgi Yoluyla Görme : Bence körler açısından en önemli, en değerli görme yolundan söz ediyoruz. Eğer çevrenizde sıcak bir sevgi ortamı yaratmış
iseniz, yakınlarınız ve dostlarınız size göremediğiniz şeylerin hemen hemen tümünü aktaracaklardır. Bunun vereceği mutluluğu sözcüklerle anlatmak olanaksızdır.
Yukarıda söylediklerim kolayca somutlaştırılabilir, ama görme özürlülere yönelik bir yazıyı böylesi örneklerle uzatmak hiç de gerekli değildir.
Bireyin görme duyusunu yitirmesi, bazı durumlarda onu yaşadığı ortam içinde düşünsel ya da sanatsal yönden son derece yüksek bir konuma getirebilir.
Bu tümceyi, her şeyi tanrının buyruğuna ve isteğine bırakan mütevekkil bir yaklaşımla yazmadım. Gerçek olduğuna yürekten inanıyorum ve kendimden bir
örnekle somutlaştırmaya çalışacağım:
Eğer bebekliğimde geçirdiğim o basit hastalık olmasaydı, yaşıtlarımla aynı okullara gidecektim. Ailemin evrensel müzik sanatından fersah fersah
uzak oluşu düşünülürse benim bu sonsuz güzellikler dünyasıyla tanışmam söz konusu olamazdı. Onun ateşli bir düşmanı kesilmem bile akla gelebilirdi. Şimdi
müzik sanatının seçkin örneklerini dinlerken bazen geçmişi anımsarım. Çocukluk yıllarımdan başlayarak bir savaşımın içine itilmişim; ama en büyük ödülüm
müzik olmuş.
Değerli ozanımız Aşık Veysel'in yaşadığı olay da ilginçtir. Hekim, sanatçıya bir gözünü ameliyatla iyileştirmeyi önerir. Veysel öneriyi geri
çevirir. Öğrencilik yıllarımda, bir gün Milli Kütüphane'de değerli dostumuz Salih Tüzün'ün odasında kendisiyle söyleşirken olayı anlatmasını istemiştik.
Bizi kırmadı ve öykünün sonunu şöyle bağladı: "Bu şiirleri yazamam diye korktum."
Söz Veysel'den açılınca bir soru daha sormak gerek: Görme özürlü birey aynı zamanda besteci, ozan, öykücü ya da heykel sanatçısı ise "Körlük
Felsefesi" açısından durumu ne olur? Sanırım böyle bir kişi, ruhbilim açısından bize kıyasla çok karmaşık bir dünyanın içine itilir. Bir yandan gizlediği
güzellikleri sanat yapıtı biçiminde insanlığa sunmak, öbür yandan da çevresini görebilmek amacıyla son derece çetin bir savaşım vermek zorunda kalır.
Bizler ise alçak gönüllü insanlarız. Bedensel ya da düşünsel gücümüzle ailelerimize ve çevremize yararlı olmaya çalışıyoruz. Yeter ki karamsarlığa
düşmeyelim, gönüllerimizi dolduran sevgiyi eksiltmeyelim, körlüğü yenmek gibi soylu bir savaşımı başarmış onurlu insanlar olduğumuzu hiçbir zaman aklımızdan
çıkarmayalım.
Yazan: Prof. Dr. Önder KÜTAHYALI
Ağustos 2004
|