Görme özürlü bir çocuk nasıl yetiştirilmeli?
Görme özürlü bir çocuk nasıl yetiştirilmeli?
Halil Köseler
Her özürlünün toplumdan ve aileden en önemli beklentisi; ona önce özürlü olarak değil önce insan olarak yaklaşılmasıdır. Bu nedenle bir özürlü için asıl problem sadece özürlü olmak değil, çevresindeki fiziksel ve sosyal engeller, toplumdaki ayrımcı ve önyargılı uygulamalardır. Yeterli fırsat ve olanaklar sağlandığı takdirde onlar da diğer insanlar kadar başarılı olabilirler ve bunun sonucu özürlülük de basit bir fiziksel problem düzeyine inebilir. Özürlü olmakla hiç kimsenin özgür, eşit ve bağımsız yaşama, kendi tercihlerini kullanma, toplumla kaynaşma, bilgi kaynaklarına ulaşma, sosyal kültürel, ekonomik
ve siyasi faaliyetlere katılma, erişilebilir ve yaşanabilir bir çevreye sahip olma, bir meslek edinme, kendi sorunlarının çözümüyle ilgili konularda söz ve karar sahibi olma hakkı kısıtlanamaz ve engellenemez. Özürlü bir çocuğun yetiştirilmesinde bu ilkelerin göz önünde bulundurulması gereklidir ve zorunludur.
Bir çocuğun kişiliğini oluşturan değerler ilk önce ailede kazanılır. Ailenin özürlü bir çocuğun yetiştirilmesinde çok önemli rolü vardır. Yanlış bilgilerle yetiştirilen bir çocuk, bazan ömür boyu telafisi
mümkün olmayan sorunlar yaşayabilir.
Özürlü bir çocuğun yetiştirilmesinde benimsenmesi gereken iki temel ilke vardır: *Özürlü olmayan bir çocuğun nelere hangi düzeyde ihtiyacı varsa özürlü çocuğun da aynı şeylere aynı düzeyde ihtiyacı vardır.
*Özürlü olmayan bir çocuk hangi yaşta hangi becerileri öğrenebiliyor ve yapabiliyorsa, görme özürlü
çocukta aynı yaşta aynı becerileri öğrenebilir ve yapabilir.
Örneğin geçmiş yıllarda körler okullarında ilkokul eğitimi altı yıldı. Çünkü, görme özürlülerin ilkokul eğitimini gören çocuklar gibi beş yılda kavrayamayacaklarına inanılıyordu. Bu görüşün yanlışlığı uzun yıllardan sonra ancak 1980 lerde fark edilebilmiştir.
Ailenin dikkat etmesi gereken önemli hususlardan biri de çocuğa karşı dengeli bir tutum sergilemektir. Aşırı koruyuculuk da aşırı ilgisizlik de özürlü çocuk üzerinde olumsuz etkiler bırakan bir tutumdur. Aşırı koruyuculuk özürlü çocuğun zihinsel, ruhsal ve fiziksel yönden sürekli başkalarına bağımlı hale gelmesine, aşırı ilgisizlik ise çocukta aile bağlarının ve sosyal ilişkilerin zayıflamasına yol açar. "Düşersin, dökersin, kırarsın, onu yapamazsın, bunu yapamazsın" gibi endişelerle kendi başına
oynaması, yemek yemesi, giyinip soyunması, gezip dolaşması sürekli engellenen bir çocuğun özgüven duygusu, bağımsız hareket etme becerisi gelişemez. Kendi başına bir yerden bir yere
gitmeğe korkar, her konuda başkalarının yardımına mahkum hale gelir.
Aile bireyleri, özürlü çocuğun da kendileriyle birlikte sohbet etmeğe, birlikte sokağa çıkıp gezmeğe, birlikte eğlenmeye, alış-veriş yapmaya ihtiyacı olduğunu unutmamalıdırlar.
Hiç kimsenin ilgilenmemesi nedeniyle, günlerce tek başına evin bir odasında kapalı kalan özürlü çocukta çeşitli zihinsel ve ruhsal sorunların oluşması doğaldır.
Bu tür sorunlar ortaya çıktıktan sonra bunların nedenlerini sadece özürlülüğe bağlamak sorumluluktan kaçmaktan başka bir anlam taşımayacaktır. Kendi aile bireyleriyle sağlıklı ve dengeli iletişim kuramayan bir özürlü diğer insanlarla da sağlıklı iletişim kuramaz. Eğer özürlü çocuk sosyal
ilişkilerinde uyumsuz ve huzursuz bir kişilik sergiliyorsa önce ailenin çocuğa karşı tutum ve davranışlarında hangi yanlışlıklar yaptığına bakılmalıdır.
Görme özürlü bebek de gören bir bebek gibi acıkınca ağlar, doyurulunca gülümser, uyur, altını ıslatır, önce oturmayı, sonra emeklemeyi, konuşmayı, ayağa kalkmayı, yürümeyi koşmayı, oynamayı, öğrenir.
Görme özürlü bir bebek herhangi bir ses duyduğu zaman sesin geldiği tarafa yönelerek onu dikkatle dinlemeğe başlar. O anda sessizleşmesi bir şeyden korktuğu anlamına gelmez. Görme özürlü bebeğe yaklaşırken mutlaka önceden ses çıkarmak gerekir. Gören bir bebek kendisine yaklaşan kişiyi göreceği için önceden tepkilerini ona göre ayarlar. Görme özürlü bebek ise kendisine ses çıkarmadan yaklaşıp ani şekilde dokununca korkabilir.
Gören bir bebekle iletişim kurulmasında göz temasının rolü çoktur. Çocuk, aile bireylerini veya yakınlarını konuşmadan belli bir uzaklıktan görerek tanıyabilir ve onların varlığını hissedebilir. Görme özürlü bebeğin böyle bir olanağı olmadığı için aile bireyleri bebekle sürekli konuşarak ve yanına gelip gittiklerini bazı seslerle hissettirerek iletişim kurmalıdırlar. Görme özürlü bebeğin beslenmesi sırasında ağzına uzatılan biberonu veya kaşığı elleriyle dokunarak incelemesine izin verilmelidir. Çocuk yemeğini kendi kendine yemeğe başladığında, etrafa dökmemesi için, ilk başlarda mümkün olduğu kadar geniş ve çukur tabaklar kullanılmalıdır.
Emekleme ve yürüme sırasında görme özürlü çocuklar yine çevresindeki nesneleri göremedikleri için onlara ulaşma ihtiyacı duymazlar. Bu eksikliği telafi edici rehberlik yapılmadığı takdirde emekleme, yürüme becerilerinde ve diğer bazı becerilerinde gecikmeler meydana gelebilir.
Görme özürlü Çocuğun duyduğu kelimelerin anlamını öğrenebilmesi için mutlaka o kelimeye ait nesneye dokunmasını veya onun sesini duymasını sağlamak gerekir. Örneğin duvara dokundurarak duvar kelimesi, suya dokundurarak su kelimesi, kapıya dokundurarak kapı kelimesi, uçak sesini duyduğunda uçak kelimesi, yağmur sesini duyduğunda yağmur kelimesi, öğretilerek kelimelerin çocuğun zihninde somutlaşması sağlanmalıdır. Eğer görme özürlü çocuğa çevresi ve çevresindeki nesneler hakkında hiçbir açıklama yapılmaz ve hiçbir şeye dokunması sağlanmazsa bilişsel gelişimi diğer çocuklardan daha geri bir düzeyde kalır.
"Çocuk görmüyor. Bu şekilde olması da normaldir" şeklinde düşünmek en yanlış yaklaşımlardan biridir.
Özürlü bir çocuk, ilgisizlik ve meşguliyetsizlik sonucu kendi başına kaldığında bazı yanlış davranışlar
geliştirebilir. Elini gözüne koyma, ileri geri sallanma, kafasını eğik tutma, sallama, kendi etrafında dönme gibi yanlış alışkanlıklar edinebilir.
Şu çarpıcı örnek özürlü bir çocuğun eğitiminde hangi hususların ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Okullarda öğretmenler bazı görme özürlü çocuklarla ilgili olarak zaman zaman şöyle bir şikayette bulunurlar. "Sınıfımdaki filan öğrenci ben ne söylesem sürekli gülüyor. Beni ciddiye almıyor." Öğretmenin bu şekilde düşünmesinin nedeni görme özürlü çocukları yeteri kadar tanımamasından kaynaklanmaktadır. İnsanların gülümserken yüz ve dudak kaslarının nasıl bir şekil
aldığını göremeyen, kendisini aynada seyredemeyen görme özürlü bir çocuk sürekli gülme pozisyonunda olduğunun da farkında değildir. Bu nedenle aileler veya eğitimciler görme özürlü çocuğa bu gibi konularda da aydınlatıcı, yol gösterici bilgiler vermelidir.
Örneğin, gören insanlar; kafa sallama, el sallama, omuz silkme, kaş, göz, el, kol, hareketleriyle duygu ve düşüncelerini ifade ederler. Bu tür mimik ve hareketlerin nasıl yapıldığı ve hangi anlama geldiği görme özürlü çocuklara uygulamalı olarak mutlaka öğretilmelidir. Çevrenizdeki görme özürlüler arasında kaç kişinin hangi hareketin evet, hangi hareketin hayır anlamına geldiğini, hoşçakal, güle
güleanlamında elini nasıl sallaması gerektiğini bilip bilmediğini isterseniz siz de bir araştırın. Bu konudaki eğitim eksikliğini sizin de fark edeceğinize inanıyorum. Kendi yaşantımdan bir örnek vermek istiyorum. Bundan birkaç yıl önce orkestra olarak bir televizyon programında yer aldık. Program
sonunda hoşça kal demek için el sallamamız söylendi. Ben de el salladım. Programdan sonra eve geldiğimde, oğlum şöyle dedi: "Baba program sonunda ne biçim el salladın. Hoşça kal demek
için öyle el sallanmaz. Elini şu şekilde sallaman gerekir" diyerek tarif etti. Yani bu yaşa kadar insanlarla vedalaşırken nasıl el sallamam gerektiğini bilmiyormuşum. Çünkü bana böyle bir şey ne ailede, ne de okulda öğretildi.
Doğuştan veya çok küçük yaşta görme özürlü olan çocuklar, gören bir kişinin neyi, ne kadar, hangi mesafeden, hangi durumlarda gördüğünü bilemezler. Bu nedenle her hangi bir yerde kendilerini kimsenin göremeyeceğini zannederek yaptıkları hareketler yüzünden bazen zor durumda kalabilirler.
Gören insanların saydam bir camın arkasından görebileceğini, bir duvarın arkasından göremeyeceğini,
kafasını çevirerek arkasındaki bir nesneyi veya yapılan bir hareketi görebileceğini, yüksek bir yere çıktığında çok uzak mesafelerdeki bazı yüksek binaları, dağları görebileceğini çocuklara anlatmak gerekir.
Görme özürlü çocuklara aynanın özellikleri ve ne işe yaradığı da onun anlayacağı kelimelerle anlatılmalıdır.
Görme özürlü bir çocuk bulunduğu odanın duvarlarına, kapı ve pencerelerine dokunabilir, ancak tavanına dokunamadığı için odanın yapısını tam olarak kavrayamaz. Bu durumda babanın çocuğu kucağına alarak yukarı kaldırıp eliyle tavana dokunmasını sağlaması gerekir. Bir ağacı tanıtırken de aynı yöntem uygulanmaladır. Görme özürlü çocuk, ağacın gövdesine eliyle dokunarak onun yapısı
hakkında bilgi edinir. Ancak, dallarına ve yapraklarına dokunamadığı zaman ağaçla ilgili bilgisi eksik kalır. Bu gibi bilgileri nasıl olsa çocuk büyüyünce öğrenir diye düşünmek yanlıştır. Çünkü, aynı bilgileri gören bir çocuk hangi yaşta öğreniyorsa görme özürlü bir çocuğun da o bilgileri aynı yaşta öğrenmeye hakkı olduğu unutulmamalıdır. Bütün çocuklar küçük yaşlarda yeni şeyler öğrenme konusunda oldukça meraklıdırlar. Gören bir çocuk, konuşmaya başladıktan sonra sürekli olarak, çevresinde gördüğü her şeyi, "bu ne? Şu ne? O ne?" gibi sorular sorarak öğrenmek ister. Görme özürlü çocuk ise
doğal olarak bu tür soruları daha az sorar. Bu durumda aile bireylerinin ve eğitimcilerin çocuğun soramadığı şeyleri de ona anlatmaları ve göstermeleri gerekir. Örneğin, yolda yürürken bir telefon kulübesinin yanına gelindiğinde, kulübenin yapısı, telefonun yeri, nasıl kullanıldığı uygulamalı şekilde anlatılmalıdır. Çevrede elle dokunulması mümkün olmayan görsel şeyler ise benzer veya zıt anlamda kıyaslamalarla açıklanmalıdır. Çocuğun günlük yaşamda kullandığı çantanın giydiği kıyafetlerin ne renk olduğu söylenmelidir. Okulda çantasını kaybettiği zaman onun ne renk olduğunu bilmezse çantanın bulunması daha zor olabilir.
Görme özürlü çocuğun bazı nesnelerin gerçeğine elleriyle dokunması mümkün değildir. Örneğin, canlı bir aslana elleriyle dokunamayacağı için onun maketten yapılmış şeklini incelemesi gerekir. Maketlerin büyüklüğünün mümkün olduğu kadar gerçeğine uygun olmasına dikkat edilmelidir. Küçücük bir aslan maketini inceleyerek bir çocuk aslanın gerçek büyüklüğünü zihninde canlandıramaz. Eğer örneğin bir hayvanın maketini bulmak mümükün değilse onu çocuğun bildiği başka hayvanlarla kıyaslayarak tarif etmek gerekir.
Oyun, çocuklar için hem bir eğitim, hem de bir eğlenme ihtiyacıdır. Özürlü çocukların özürlü olmayan
çocuklarla birlikte oyunlara katılması onların ruhsal, zihinsel ve bedensel gelişmeleri, özgüven duygusu kazanmaları, sosyal ilişkiler kurmaları, işbölümü ve sorumluluk bilinci edinmeleri daha çabuk gelişir. Oyun, özürlü çocuğun kendisini, arkadaşlarını ve çevresini tanımasını sağlayan önemli bir etkinliktir. Özürlü çocuk, başkalarıyla oynama olanağına ne kadar çok sahip olursa o kadar aktif ve dengeli bir insan olur.
Görme özürlü çocuklar için cinsel eğitim daha özel bir öneme sahiptir. Cinsel merakları gideren, yanlış bilinen şeyleri düzelten, zihinsel, duygusal, sosyal ve fiziksel konularda gerekli bilgileri sağlayan, doğru tercihlerde bulunmayı ve doğru kararlar vermeyi öğreten, kendini koruma bilinci kazandıran, özgüven duygusunu geliştiren bir cinsel eğitim amacına ulaşmış sayılabilir.
Sağlıklı bir cinsel yaşam, sağlıklı bir kişilik demektir. Bir görme özürlü için en önemli şey içinde
yaşadığı toplumun cinsel kültür yapısını öğrenmek ve buna uygun davranmaktır.
Görme özürlü çocuklar karşı cinsi tanıma konusunda gören çocuklara göre daha dezavantajlı durumdadırlar. Gören bir çocuk, pilajlarda, televizyonlarda, dergilerde, sinemalarda, insanları görerek karşı cinsin ne gibi fiziksel özellikler taşıdığını öğrenebilir. Görme özürlü çocuk ise bu olanağa sahip değildir. Cinsellikle ilgili konularda kafasında yanlış benzetmelerle garip hayaller kurarak kendine özgü cinsel bir dünya yaratır.
Maalesef ülkemizde ne okullarda ne de kütüphanelerde görme özürlülerin cinsellikle ilgili kendi okuyabilecekleri sesli veya breyl yeterli kaynaklar yoktur. Bir tek Altı Nokta Körler Kütüphanesinde bulunan bir kaç Breyl kitapla yetinmek zorundadırlar.
Gören çocuklar genellikle üç-dört yaşından itibaren görsel kanallarla insanları vücut özellikleriyle kıyaslamaya başlarlar. Görme özürlü çocuk önce kendi vücudunu keşfeder. Daha sonra kendi cinsinden oyun arkadaşlarının vücutlarına dokunarak onların özelliklerini tanımaya çalışır. Karşı cinsten bir kişinin vücuduna özel durumlar dışında dokunmak yadırganan bir davranış
olduğundan görme özürlü çocukların karşı cinsi tanımaları daha zordur. Cinsellik, zihinsel, duygusal, sosyal ve fiziksel boyutları içeren bir kavramdır. İnsanın cinsel eğitim düzeyi, onun kişilik özelliklerini bütünlüklü olarak yansıtan bir niteliğe sahiptir. Cinsel eğitim insani ve ahlaki değerlere saygılı tutum ve davranışlar kazandırmayı amaçlar ve yaşam boyu devam eder. Cinsel eğitimin içeriği, sadece cinsel konulardan ibaret değildir. İyi bir cinsel eğitim, cinselliğin hem felsefi hem de olgusal yönlerini kapsayan eğitimdir.
Özürlü olmayanlar için cinsellik ne kadar önem taşıyorsa özürlüler içinde aynı öneme sahiptir.
Özürlü bir çocuğun başarıları da başarısızlıkları da aşırı derecede abartılmamalıdır. Başarılarının abartılması onu bencilliğe ve kıskançlığa, başarısızlıklarının abartılması ise onu korkaklığa ve karamsarlığa iter.
Az gören çocukların yetiştirilmesinde görme düzeylerini kendilerine en verimli ve en yararlı biçimde kullanma eğitimine ağırlık verilmelidir. Bu gibi çocuklara ne hiç görmeyen bir çocuk, ne de tamamen gören bir çocuk gibi davranılmalıdır. Hiç görmeyen bir çocuk gibi davranıldığında görme gücünden yeterli düzeyde yararlanması engellenmiş olur. Tamamen gören bir çocuk gibi davranıldığında ise, görme özürlü olduğunu kabullenemez ve özürünü sürekli gizlemeye çalışır. Görmediği şeyleri de görüyormuş gibi rol yapar ve bu davranış onu zaman zaman zor duruma düşürür.
Hiç görmeyen çocukla az gören çocuğun eğitiminde uygulanacak yöntemler ve kullanılacak araçlar birbirinden farkılıdr. Öğretmen, çocuğun sahip olduğu görme düzeyiyle, ne gibi şeyleri yapabileceği konusunda bir uzman doktorla da görüşmelidir. Bir öğretmenin çocuktan, görme düzeyinin altında veya üstünde beklentiler içine girerek, yapamayacağı şeyleri beklemesi veya yapabileceği şeyleri engellemesi o çocuğun eğitim olanaklarından diğer çocuklarla eşit düzeyde yararlanamamasına neden olur.
En küçük bir görme olanağına sahip olmak bile iyi kullanılabildiği takdirde o insan için önemli avantajlar sağlar. Sadece ışığı görebilen bir kişi, geceyle gündüzü ayırabilir, bulunduğu odada elektirik lambasının yanık olup olmadığını hisseder, koridorda yürürken odaların kapılarının açık mı, kapalı mı olduğunu farkeder, yürürken önündeki büyük engelleri hissederek onlara çarpmaz. Bu nedenle ailelerin ve eğitimcilerin az gören çocukların eğitimi konusunda uygulanabilecek programlar konusunda gerekli ve yeterli bilgilere sahip olmalıdırlar. Geçmiş yıllarda körler okullarında az gören çocuklara yönelik farklı eğitim programları yoktu. O yıllarda az gören öğrencilerin mürekkep yazılı derslerde mürekkep yazılı kitapları okumaları yasaktı. Bu yüzden bir çok öğrenci breyl yazıyı gözleriyle okuyorlardı ve bu da onların gözlerine zarar veriyordu. Oysa yapılması gereken şey az gören
çocuklar için iri puntolu harflerle yazılmış kitaplar bastırmaktı. Maalesef eğitimdeki bu ve benzeri yanlışlıklar 1990'lara kadar devam etmiştir.
Özürlü bir çocuğun nasıl yetiştirileceği konusunda bu tür çocuğu olan ailelerin zaman zaman bir araya gelerek kendi deneyimlerini biri birine aktarmaları ve bilgi alış, verişinde bulunmaları da çok yararlı olan eğitim yöntemlerinden biridir. Görme özürlü sivil toplum örgütlerinin ailelerin katılımlarını sağlayacak bu tür etkinlikler düzenlemesi çok yararlı sonuçlar verecektir.
|